Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2017 Cumartesi

Dans etmenin hiç bilmediğiniz 4 mükemmel etkisi

Dans etmek insanlığın ilk çağlardan beri duygularını dışarıya vurmak için kullandığı bir yöntem. İnsana kendini garip bir şekilde deşarj etmekten mutlu hissettirmeye birçok etkisi var. Üstelik bu etkiler son zamanlarda artık bilimsel verilere de dayanıyor.



Dans sizi daha sağlıklı yapar

Yapılan araştırmalar dans etmenin kalp ve damar hastalıkları olan insanlar üzerinde egzersiz yapmak kadar etkili olduğunu gösteriyor. İyi ve eğlenceli bir dans bu hastalara bisiklete binmekten ya da yürüyüş yapmaktan çok daha iyi gelebiliyor. Ayrıca düzenli dans etmek hem kilo vermek için çok iyi bir yöntem hem de enerjik hissetmek için. Akademik Yayın ve Akademik Kaynak Koalisyonu tarafından yapılan bir araştırma haftalık düzenli bir şekilde uygulanan dans programlarının enerji seviyenizi arttırdığını bilimsel olarak da kanıtlıyor. Kısaca dans etmek sizi daha sağlıklı bir insan yapıyor.

Mutluluk hormonu salgılatır

Dans ederken kendinizi küçük bir trans halinde ve çok mutlu hissetmiyor musunuz? Tabii ki hissediyorsunuz. Çünü dans başlı başına eğlenceli bir etkinlik olmasının yanında fiziksel olarak, beynin mutlu olmasından sorumlu dopamin ve serotonin gibi hormonların salgılanmasını da sağlıyor. Bu sebeple stres ve depresyon gibi bu hormonların eksikliğinden kaynaklanan psikolojik rahatsızlıklara da iyi geliyor. Ayrıca dans etmek toplu bir eylem olduğundan depresyonun, yalnızlık hissininin önüne geçiyor ve sizi daha sosyal, neşeli bir insan haline getiriyor.

Hafızanızı güçlendirir

İngiltere’de yapılan bir çalışma dans etmenin beynin hafıza bölümünü kontrol eden hipokampus üzerinde etkili olduğunu ve bu bölgenin hacmini kaybetmesinin önüne geçtiği tespit edilmiş. Bu demek oluyor ki dans etmek hafızanız üzerinde olumlu bir etkiye sebep oluyor. Benzer bir çalışma dansın Alzheimer hastaları üzerinde de etkili olduğunu gösteriyor. Hastalar eskiden bildikleri bir

Sizi daha zeki biri yapar

Zihninizi dinç tutmanın en önemli yolu çabuk bir şekilde karar almanızı sağlayacak aktivitelerde bulunmaktır. Bu nedenle dans ederken ezberinizde tutacağınız hareketler ve bu hareketleri peşisıra yapma zorunluluğu zekanızın gelişmesini sağlar. İlerleyen seviyelerde daha zor dans teknikleri öğrenmek sizi daha da geliştirecek ve zeki biri olmanızı sağlayacaktır.


Hürriyet Haber

22 Haziran 2017 

6 Nisan 2015 Pazartesi

Gösterinin tamamı erkek dansçılarla gerçekleşiyor

İsyankar sokaklar






1995 yılında Angel Rojas ve Carlos Rodriguez'in kurdukları ünlü İspanyol dans topluluğu Rojas ve Rodriguez, İspanya’dan tüm dünyaya ulaşan gösterileriyle en iddialı flamenko yıldızlarını ve dansçıları bir araya getirmeyi sürdürürken, yepyeni gösterileri “Titanium”, İngiltere prömiyerlerinden önce 11 Nisan’da İstanbul’da Cemal Reşit Rey’de sahneleniyor.

Gösterinin tamamı erkek dansçılarla gerçekleşiyor; sizce bu açıdan kışkırtıcı olmaktan çok agresif bir tavrı var diyebilir miyiz?

Evet kesinlikle öyle. Hiçbir şekilde arzular üzerinden hareket eden bir tavrı da yok ve hem erkek izleyiciler hem de kadın izleyiciler için gösterişli ve olağanüstü bir dans gösterisi.

http://www.aksam.com.tr/pazar/isyankar-sokaklar/haber-395599

3 Mart 2015 Salı

Tango’nun ‘Queer’ hali…

Röportajı okumak için aşağıdaki linki tıklayın....

http://denizliglbt.blogspot.com.tr/2015/02/tangonun-queer-hali.html









Denizli dans okulları için tanıtım....

Denizl'deki dans okulları; ücretsiz tanıtımınlarınız için okul ad ve adreslerinizi gönderebilirsiniz.

Not: Geçtiğimiz haftalarda bir okul için tanıtım talebinde bulunuldu ama... okulun adı ve adresi için tekrar bilgi rica ediyorum...

4 Nisan 2013 Perşembe

Ünlü caz dans topluluğu İstanbul'da



Giordano Dance Chicago 5-6 Nisan tarihlerinde İş Sanat'ta

Amerika'nın ünlü caz dans topluluğu ''Giordano Dance Chicago'' iki muhteşem gösteriyle ilk kez İstanbul'da İş Sanat'ta izleyici karşısına çıkacak.

Caz dansın tanımını genişleten ve sık sık yeniden tanımlayan eserlerle ABD başta olmak üzere Almanya, Fransa, İtalya, İsviçre, Rusya, Bahamalar, Brezilya, Kanada, Meksika, Guatemala ve Japonya gibi pek çok ülkedeki kitlelere Amerikan caz dansının heyecanını yaşatan Giordano Dance Chicago, ''yüksek'' enerjisiyle, 5-6 Nisan tarihlerinde görsel bir şölen sunacak.

AA

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Neredeyse koca bir spor kulübüyüz


Los Vivancos grubunun flamenko dansçısı yakışıklıları, Malagalı ve aynı babadan yedi erkek kardeş. Konservatuvar mezunu yedili, ilk gösterileriyle 30 ülkede milyonlarca kişiye ulaştı. Yeni gösterileri ‘Aeternum’ ise senfonik müzikle ve flamenkoyu birleştiriyor. Hikâyelerini kardeşlerden Josua Sayos anlattı.- Babalarınız aynı ama anneleriniz ayrı. Kaç anne var?

- Ben ve Israel aynı anneden kardeşleriz, annemiz Dolores. Kristo ve Josue’nin annesi Angeles ve Judah, Elias’ın annesi Paloma. Aaron’ın annesi ise Maria.

- Birlikte mi büyüdünüz?

- Farklı evlerimiz vardı ama babam bizi çok sık bir araya getiriyordu. Üstelik küçük yaşlardan itibaren aynı dans okullarına yazıldık ve sonra farklı okullara gitmemize rağmen bazı dans topluluklarıyla çalışırken turnelerde beraberdik.

- Kız kardeşiniz yok mu?

- 19 erkek kardeşiz ve 20 kız kardeşimiz var. Yedimiz dans ediyoruz. Neredeyse koca bir spor kulübüyüz.

- Dans etmeye nasıl başladınız?

- Altı yaşımdayken, babam dansa ilgi duyanları fark edip bir dans okuluna kaydettirdi.

- Grubun adı neden ‘Los Vivancos’?

- Küçük yaşlardan beri babamız Pedro en büyük ilham kaynağımızdı. Bu yüzden onun Vivancos soyadıyla mirasını devam ettirdik. Benim soyadım Vivancos değil çünkü anneminkini kullanıyorum. Hepimizin konservatuvar geçmişi var. Farklı dans topluluklarıyla çalıştık. Örneğin ben Joaquin Cortes gibi efsanevi bir dansçının ekibindeydim. 2004’te kendi topluluğumuzu kurduk. 2005-2006’da meşhur Bercy sahnesinde Fransızların süper starı Mylene Farmer’a dansçı olarak eşlik ettik ve her gün neredeyse 20 bin kişiye şov yaptık. O bizim için büyük bir çıkış olmuştu.

- Sizi ‘Muhteşem Yedili’ olarak tanımlıyorlar... Nedir sizi muhteşem yapan?

- Bunu biz söylemiyoruz ama bunu daha iyi bir noktaya taşımak çok önemli.

- Yedi kardeş akla yedi ölümcül günahı da getiriyor. Peki bir günah olsanız, hangi günah olurdunuz?

- Sanırım şehvet olurduk gerçi şehvet bana günah gibi gelmiyor. Enerji veren güçlü bir duygu.


ENSTRÜMANIMIZ VÜCUDUMUZ

- Şovunuz dışında izleyenlere en büyüleyici gelen yanınız ne?

- Hepimiz vücutlarımıza çok iyi bakıyoruz ve işin açıkçası dans işinde iyi bir fizik izleyiciyi etkiliyor, hepimiz aldığımız reaksiyonlardan da bunun farkındayız ve enstrümanlarımıza mümkün olduğu kadar özen gösteriyoruz.

- Fiziğinizi nasıl koruyorsunuz?

- Çok spor yapıyoruz, yüzüyoruz ve dövüş sanatları da fiziğimizi korumaya yardımcı oluyor. Dövüş sanatlarına da tıpkı dans gibi çocukluk dönemlerinde başladık. Hepimiz küçük yaşlardan beri judodan karateye, tekvandodan, kung-fuya kadar bütün dövüş sporlarını denedik.

- Aranızda fiziğinizden ve kadınların ilgisinden dolayı rekabet yaşanıyor mu? En çok sevgilisi olan kim?

- Bu konuda en hızlı sanırım benim ama skor tutmuyorum: Devamlı turnede olduğumuz için uzun süreli bir ilişkiyi beceremiyorum ama aslında hepimiz romantik sayılabiliriz. En büyük rekabeti ben ve Israel yaşıyorduk ama Israel’in uzun süredir bir kız arkadaşı var ve bu yüzden rekabete gerek kalmadı.


FANTEZİ NESNESİ OLMAKTAN RAHATSIZ DEĞİLİZ

- 14 yaşından beri turnelerdesiniz. Denizcilerin her limanda sevgilisi olduğu söylenir, sizin de her ülkede farklı aşklarınız mı oluyor?

- Açıkçası biraz öyle oluyor. Çünkü hepimiz genç erkekleriz ve doğal olarak farklı ülkelerde farklı heyecanlar yaşayabiliyoruz.

- Aynı anda yedi yakışıklı erkek kardeş birer fantezi nesnesi olarak da görülüyor. Bu durum sizi rahatsız hissettiriyor mu?

- Rahatsız olduğumuz söylenemez, hatta gördüğümüz ilgiden çok mutluyuz.


ÇOK PAHALI BİR YAPIM

24 Mayıs’ta Congresium Ankara’da, ardından İstanbul’da 25 Mayıs’ta İş Sanat’ta olacağız. Yeni gösterimizin adı ‘Aeternum’ yani ‘Sonsuza’. Doğaüstü güçleri, sınırlarını sorguluyor ve sanatın sonsuzluğunu anlatıyor. Dövüş sanatlarının da sahnelendiği, senfonik müziklerle zenginleştirilmiş çok pahalı bir yapım izleyeceksiniz. Gösterinin müzikleri, Budapeşte Senfoni Orkestrası’nın 100’den fazla müzisyeniyle kaydedildi.


TÜRK KADINLARI ÇOK ÇEKİCİ

Dışarıda illa ki yedi erkek kardeş beraber gezmiyoruz. İşin aslı özellikle turne zamanı dışarı çıkmaya pek vakit yok. Ama şimdiye kadar gittiğimiz ortamlarda çok çekici Türk kadınlarıyla karşılaştık. İstanbul’da iş dışında güzel bir hafta sonu geçirmek isterdim.

Hakan GENCE - Hürriyet




12 Mayıs 2012 Cumartesi

TÜRKİYE’DE DANS DIŞLANIYOR

Leyla Postalcıoğlu (31) Almanya’da yaşayan bir dansçı. Ünlü dans okulu Folkwang Hochschule Essen’de eğitim alıp altı sene Kassel Devlet Tiyatrosu’nda kadrolu olarak çalıştıktan sonra Berlin’e taşındı. İlk projesi ‘Roof’la Berlin 100grad Bağımsız Tiyatro Festivali’nde ödül kazanan genç dansçının 14-15 Mayıs’ta İKSV Salon’da sunacağı gösterinin biletleri günler öncesinden tükendi.

1981’de İstanbul’da doğan Leyla Postalcıoğlu Alman Liseli. Dans kolunu yürüten Gülden Erçin ve Gerhard Nurtsch sayesinde dans tiyatrosuyla tanışan Postalcıoğlu, Emel Alper yönetimindeki Dans Akademik’te bale eğitimi aldı. Lisenin son iki yılında Geyvan Mcmillan’ın desteğiyle Yıldız Teknik Üniversitesi’nde misafir öğrenci olan Postalcıoğlu daha sonra Essen’deki Folkwang Sanat Üniversitesi’nde eğitimini tamamladı. Essen’den sonra Tayvanlı koreografı Wu Kuo-Chu’nun 2006’da lösemiye yenik düşmesi nedeniyle onun bir eserini sahnelemek üzere Tayvan’a gitti. 2010’a kadar Johannes Wieland yönetiminde Kassel‘de dans etmeye devam etti. Altı yıl sonra bağımsız çalışmaya başladı. Şu anda Berlin’de kendi projelerimi gerçekleştiriyor.

14-15 Mayıs’ta İKSV’de sergileyeceği gösterinin biletleri şimdiden tükenen Postalcıoğlu bu konuya dair hislerini şu sözlerle anlatıyor: “İlk kez kendi projemle Türkiye’ye geliyorum. Bu benim için çok büyük bir sorumluluk. Çok heyecanlıyım. Tek dileğim emeğimizi izleyicilerle paylaşabilmek, onları düşündürmek. Türkiye’de dans dışlanmış bir sanat dalı. Sanat olduğunu sürekli kanıtlamak zorunda. Yeterince mekân ve finansal kaynak yok. Bu koşullarda üretebilen herkese saygı duyuyorum.”

Postalcıoğlu’nun en çok etkilendiği sanatçılar Charlie Chaplin ve Pina Bausch.

Hürriyet

27 Nisan 2012 Cuma

Ramallah’ta modern dans

Filistin Yönetimi’nin Batı Şeria’daki başkenti Ramallah dans festivaline ev sahipliği yapıyor


Tüm dünyanın şiddet olaylarıyla tanıdığı Ramallah’ta 19 Nisan’da başlayan ve 3 Mayıs’a kadar sürecek olan “7. Ramallah Modern Dans Festivali”nde yerli ve yabancı topluluklar sanatseverlerle buluşuyor. Bunlardan biri de İngiliz topluluk “Ballet Boyz” Topluluğun “The Talent” (Yetenek) adlı gösterisi Ramallah Kültür Sarayı’nı dolduran sanatseverlerden büyük alkış aldı.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Şuranı Tutacaksın!


"Huysuzla Dans Eder misin?" dans yarışması programını izliyorum ve yarışmacılar eğer öğretmene, programın içeriğine bir laf söylerse, önce çenesini kapatması söylenerek uyarılıyor, sonra da düşük puan verilerek elenmesi için son üçe bırakılıyor. Bahaneleri de "Dansınız güzeldi ama ruh yoktu." oluyor. Konsepte uygun şekilde kukla gibi davranılıp program yüceltilse bunlar gelmeyecek yarışmacı çocukların başına.

Yarışmacı arkadaşımız iyi performans sergileme imkanını kısıtlayacağı için, "Bu dansı kendime yakıştırmıyorum. Neden misket var ki bu yarışmada?" diyerek halk oyununun olması yüzünden yarışmayı da eleştirmiş oluyordu bir anlamda. Zaten hangi yarışmacıya çekilişte halk oyunu çıksa yüzünü buruşturuyor, memnun kalmıyor, en iyi yarışmacı dahi son üçe kalmaktan kurtulamadığı için. Halk oyunuyla jüriyi de memnun edemeyeceklerini öğrendikleri için üzerlerinde elenme baskısı oluyor haliyle. Çünkü ağızlarıyla kuş tutsalar bile bu oyun türüyle kendilerine suç bulunacak.

Jüri koltuğuna oturanlar genelde senkron, mimik, ruh gibi kıstaslarla değerlendirme yaptıkları halde çenesi düşen yarışmacıların çenelerini tutmaları için, yarışmacının "Bu dans bana yakışmıyor." her dansı yapma konsept eleştirisini, başka bir yarışmacıya "Bu dansa senin yapına yakışmadı." diye kendileri de kullanarak çelişip, "Ben ne dersem doğrudur ve haklıyımdır." babında otoriteleşebiliyorlar. Yani otoriter yapı her yerde kendini gösteriyor. Yarışmacı söylerse yanlış oluyor, kendileri söylerse doğru.

Bir başka keyfi çelişki de yarışmacı çiftlerden birisinin performansının düşük olması puan olarak diğerini etkilediği gibi, bazen de çiftlerden birisinin performansı iyi olunca, diğerinin kötü performansına rağmen puanının yüksek olmasını sağlayabiliyor. Yani partnerlerden birinin iyi veya kötü olmasının puansal etkisi, diğer partnere iyi hal durumuna göre yansıyor. Geçen hafta da bir yarışmacı öğretmene, "Tantana etmeye gerek yok." dediği için, öğretmen yarışmacıya dans öğretmekte vaz geçmişti kapıyı çarpıp giderek.

Belki yarışmacılar kendilerine yakışmayan danslardan şikayetçi olmayacaklar ama jürinin beklentisini karşılayamama korkusu, onların o dansa karşı şevklerini kırıyor. Ve ne yazık ki bu hafta da son üçe kalanlardan ikisi geleneksel dans yapan çiftlerdi. Birisi misket, diğeri oryantal. Tabi ki başarısızlığın altında yarışmacıların bu danslara itirazları yüzünden düşük puan almalarının yanında, bu dansa olan fiziksel dezavantajları, heteroseksist yetişme tarzı veya cinsiyetçi yaklaşıma karşıtlık da olabilir.

Asıl değinmek istediğim konu da geleneksel dansların heteroseksist yapıyı birebir yansıtmaları ve yapısal olarak toplumsal cinsiyet kalıplarına uymayan karakterlerin bu dansa uyumsuzluğu, dolayısıyla bu yapının temsiliyetiyle olan içsel çatışmanın yarışmacının performansına ve alacağı puanlara etkisi.

Herkes tutturmuş bir "kültürümüz" diye, almış başını gidiyor. İnsanın içinde yaşadığı kültürü, dansını beğenmeme ve bunu dile getirme hakkı yok mudur? .

Tabi reyting için yarışmacıların demoralizasyonu da konseptin bir parçası olabilir. Yoksa tartışma yaratacak konulara fazla girilmez ve puanlar verilir sadece. Gerçi bu bir yarışma değil, şov programı. Ama gençlerin de şöhret olmak için umut kapısı. Çark böyle işliyor, n'apsınlar.

Kumanda elimde ve beğenmiyorsam izlemeyebilirim bu programı ama dans sever biri olarak izlememeyi lüks bulmuyorum. Jürilerin "Halk oyunları kültürümüzün bir parçası, oynamalısınız." dayatmacılığı, "Sen dansı bırak." gibi ayrımcılıkları, mimik, ruh, senkron gibi klişe eleştirileri, "Bu dans sana yakışmıyor." çelişkisi, öğretmenlerin çocukça dansçılara dans öğretmekten vaz geçmeleri falan değil benim derdim. Ekonomik ve iktidar gücünü elinde bulunduranların, diğerlerine karşı güç yeterliliği yaparak konuşma, itiraz haklarını ellerinden almaya çalışmaları. Ağız-çene gösterilerek "Şuranı tutacaksın." deniliyor. Tutmayana da kapıyı gösteriyorlar dolaylı da olsa.

Dans gerçekten insanın karakterine uygun olmalıdır kendini doğru ifade ederek rahatlayabilmesi için. Dans da bir çeşit rahatlama-rehabilite aracıdır çünkü. Bunu ister eğlenerek yaparsın, istersen mesaj vermek amacıyla. İlkel toplumlardan günümüze kadar insanlar ister acı, isterse mutlu anlarında kutlamalarını bedensel devinimlerle gerçekleştirmektedirler. Yaşam kültürünün de önemli parçası olmuştur egemen yapıya paralel şekilde. Ama karakterler egemen yapıdan farklılık gösterebildiği için geleneksel ritüeller herkesin üstünde samimi durmayacağından, sana uygun olan yaşam biçimini herkese dayatmak iyi sonuç vermeyecektir. Kaldı ki o yaşam biçimi belki sana da uymuyor ama sen bireysel olamadığın için doğru zannettiğin kültürle idare ediyorsun yaşamını.

İnsanlar dayatılanı kabul etmek yerine, cesaretini toplayıp "Bu dans veya bu yaşam biçimi bana uymuyor." diyebilmeli. Çünkü her insanın toplumsal yaşamı ve kültürü dönüştürebilme, hatta kültürel reform yababilme hakkı vardır.

Yaşam kültürü sanatsal anlamda zaten dişi, feminendir, olmalıdır da. Özgünlüğe ve yaratıcılığa izin verillmezse, kısır ve de eşitlikçi olmayan bir yaşam kültürü hakim olur dünyaya. Sonra da yakışmaya yakışmaya oynatır egemen sistem kendine benzemeyen bireylerini.  

halil Kandok

http://halilkandok.blogspot.com/

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Dans aşktır, duadır.

MUSTAFA ERDOĞAN’A “ÇAYCIN OLAYIM” DİYE YALVARDIM

Danslarıyla bir dönem sahnelerde fırtına gibi esen ‘Bambi’ lakaplı Burçin Orhon, dört yıldır Kavacık’ta açtığı dans akademisinde öğrenci yetiştiriyor. Ünlü tiyatrocu Süheyl Uygur’la evli olan Orhon, akademisinin kapılarını Quality dergisine açtı, hem dans tutkusunu hem de kırgınlıklarını anlattı.

Bana dansı tanımlar mısın?

- Dans aşktır, duadır.

Bu aşk sende kaç yıldır sürüyor?

- Ben dansa 3,5 yaşında başladım. 40 küsur yıldır da bu aşkımla yaşıyorum. Hiç bıkmadım. Çünkü ben dans için yaratılmışım. Ama geçirdiğim kaza yüzünden şu anda dans edemiyorum. Evde düşüp bacağımı kırdım. Çiviler takıldı. Yan bağlarım koptu. Bel ve boyun fıtığım da var. Dolayısıyla çok kilo aldım. Dansa iyice ara verdim. Dansla bağlantım olsun diye Burçin Orhon Dans Akademi’yi kurdum. Ben dans hocası olmaktan çok aktif olarak dans etmeyi seviyorum, dansa aşığım. Ama Türkiye’de bunun yeri yok. Amerika’da olsaydım, hâlâ dans edebileceğim ortamlar bulabilirdim. Aslında koreograf olarak çalışabilirim. Ama etrafına bir bak, beni kimse hatırlamıyor. Dans yarışmaları da var ama kimse görev vermiyor.

Sence niye hatırlanmıyorsun?

- Çünkü ben düzenli yaşıyorum. Ortalıklara dökülmeyip, dekolte giyinmeyince gündeme gelmiyorsun.

JÜRİ ÜYELERİ, YALAKALIK DERECESİNDE İLTİFAT EDİYOR

Dans yarışmalarını izliyor musun?

- İnan olsun seyretmiyorum. Defne Joy’un katıldığı yarışmayı bir-iki kez izledim, Türkiye standartlarında çok güzeldi. Ama haksızlık yapıldığında sinirlendim. Nilgün Belgün yaşına göre değerlendirilmedi. Bence çok iyi gidiyordu. Birkaç bölüm daha yarışabilirdi. Azra Akın ise küçüklüğünde bale eğitimi almış, birinci olması çok doğal. Star ışığı taşıyan birinin olması lazımdı...

Jüri üyelerinin eleştiri dozları hakkında ne diyeceksin?

- Bazen yalakalık derecesinde iltifat ediyorlar, kendi gönüllerinin kaydığı kişilere. İnsanlar taraf tutabilirler, “Seni çok beğeniyorum, sen ne yapsan gözüme hoş geliyor” diyebilirler ama bunlar verdikleri puana yansımamalı. Bazen de çok acımasızca eleştiriyorlar. Her şey birbirine karışıyor. O zaman da iş dans yarışmasından çıkıyor. Türkiye’de dans bir türlü yerini bulamadı.

MUSTAFA ERDOĞAN’A “ÇAYCIN OLAYIM” DİYE YALVARDIM

Bunun suçlusu kim sence?

- Ben, dans için çok çabaladım. Zamanında Mustafa Erdoğan’a gittim, yalvardım “Ne olur beni burada çaycı yapın, yeter ki burada çalışayım” diye. Çünkü orada dans adına bir şeyler yapılıyordu. Olmadı, olamadı. Ben elimde projeyle Kütahya’lara bile gittim. Para bulmaya gittiğim yerlerde sahne buldum, sıcak para bulamadım. “Bir yapın görelim” dediler. Zaten yapabilsem size niye geleyim ki? Konuyu anlatıyorum, anlamıyorlar. Danstan ve dans eden insanlardan utanıyoruz, ben bu sonucu çıkardım. Biz düğünlerde bile “Ay yapamam ben” diye piste çıkıyoruz, sonra da şıkır şıkır oynuyoruz.

DİDEM’İN OKULU MU VAR?

Huysuz Virjin’in yarışmasına göz attın mı?

- Hayır, göz bile atmayacağım. Huysuz’u çok seviyorum ama bakmayacağım. Çünkü hepsine küstüm. Onlardan hep bir jüri üyeliği bekledim, gelmedi. Bundan sonra gelse de kabul etmeyeceğim. Benim belli bir birikimim var, konservatuvar eğitimim var, bir sürü plaketim var. Onca sene jüri üyeliği gelmedi de bundan sonra mı gelecek? Benim onların yanında yerim yok. Burçin Orhon Dans Akademi’de yılda 100-150 öğrenciye dans öğretiyoruz, dansı sevdiriyoruz. Dört yıllık bir çalışma bu. İnsanlar göz önünde olanı görüyorlar. Ama Didem’in okulu mu var? Benim hiçbir şey ispat etmeme gerek yok. Koskoca Ankara Devlet Konservatuvarı diplomam var, sahnede 20 yılı aşkın çalışmam var, Japonya saraylarına kadar gitmişliğim, dans etmişliğim var. Artık bunun kavgasını yapmıyorum. Ben hâlâ öğrenmeye çalışıyorum. İki yıldır Latin dansları öğreniyorum, halk dansları öğreniyorum. Şimdi de tango öğreneceğim.

GENÇLER KIYMET BİLMİYOR

Yeni nesil dansa ne kadar ilgili?

- Gençler çok ilgili değiller, her şeyi çok çabuk tüketiyorlar. Kıymet bilmiyorlar. Çok üzülüyorum onlar için. Kendi çocuklarım için de...

Röportaj: Ateş ÇELİK

Hürriyet

25 Ağustos 2011 Perşembe

Müzik Ziyafeti

60'ların folk cazı, 70'lerin aranjmanları, 80'lerin Türk Hafif Müziği, 90'ların Pop Müziği, 2000'lerin Rock'ıyla plaktan, kasete, Cd'de MP3'e arşivimden isteklerinizle bilinçli bir müzik yolculuğuna çıkmaya ne dersiniz?

Selda, Ayten Alpman, Ayla Dikmen, Ayferi, Tülay German, Gönül Turgut, Rüçhan Çamay, Sevinç Tevs, Esin Afşar, Hümeyra, Nesrin Sipahi, Nermin Candan, Handan Kara, Zerrin Zeren, Gönül Yazar, Kamuran Akkor, Neşe Karaböcek, Gülden Karaböcek, Zaliha

Erol Büyükburç, Erkin Koray, Barış Manço, Cem Karaca, Fikret Kızılok, Edip Akbayram, İlhan İrem, Erol Evgin, Kayahan

Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Nilüfer, Nükhet Duru, Zerrin Özer, Nazan Öncel

Leman Sam, Ayşegül Aldinç, Zuhal Olcay,

Arzu ece, Asu Maralman, Ayla Algan, Aylin Urgal, Aysun Kocatepe, Ayşe Mine, Banu, Bilgen Bengü, Esmeray, Fatoş Balkır, Füsun Önal, Gökben, Gül Erda, Gülistan Okan, Işıl German, Işıl Yücesoy, Jale, Lale Belkıs, Melike Demirağ, Meral Zeren, Meral Zuhal, Nazan Şoray, Neşe Alkan, Nil Burak, Nur Yoldaş, Nurhan Damcıoğlu, Pakize Suda, Rana Alagöz, Rezzan Yücel, Saadet Sun, Selma Güneri, Semiha Yankı, Semiramis Pekkan, Serpil Barlas, Sevda Karaca, Sevingül Bahadır, Seyyal Taner, Sezer Güvenirgil, Sibel Egemen, Tülay, Yasemin Kumral, Yeliz, Yeşim, Zümrüt, Şehrazat, Şenay

Attila Atasoy, Berkant, Coşkun Demir, Ersan Erdura, Neco, Selçuk Ural, Salim Dündar, Tanju Okan

Ve 90'ların kaset popçuları

2000'lerin CD roçk'çıları

2010'ların tek şarkılık Mp3 ve single şarkıcıları

Hiç duymadığınız, ihmal ettiğiniz şarkıları keşfetmeye ne dersiniz?


70'lerin isyankar müziği yabancı rock

80'lerin Eurı sounduyla disco müziği,

90'ların Rhythm and Blues'u

2000'lerin evrensel müziğiyle dünya listelerini turlamak istemez misiniz?


İrtibat Tel: 0 536 584 99 91

45'lik Plaktan Single'a Müziğin Biti(rili)ş Öyküsü

Eskiden, yani 70'li yıllarda bir sanatçının albümü, yani LP'si, yani Uzun Çalar'ı, yani 33'lük plağı olması müzik piyasasında rüştünü ispat etmesi, rakiplerini susturmak için de çok büyük koz demekmiş. "Albümü olanın sanatçılık mertebesine ulaşması" gibi bir durum söz konusu olunca da, sanatçılar birbirlerine laf sokuştururken övünç kaynağı oluyormuş bu albüm-ler. Çünkü o dönem popüler olmuş sanatçılarımızın bazılarının bir tane albümleri var. Onlar da o güne kadar yapılan 45'lik plakların toplamı. Özellikle ilk 33'lük plaklarda bu sistem çok uygulanmış. Batıda da zaten albümden önce 45'likle çıkış yapılıyormuş, hala da öyle. Single albümün müjdecisi oluyor.
80'lerde plak devrinden kaset devrine geçilince bizde zaten tek veya iki şarkılık formatlar kalmadığı gibi, müzik piyasamız da hepten kısırlaşmış, arabesk dönemi başlamış, 70'lerde televizyonun sinemayı bitirip ucuz pornoya geçilmesi gibi.

80'lerde Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Nilüfer, Nükhet Duru, Barış Manço, Erol Evgin, Neco ve Mazhar Fuat Özkan, bir de Beş Yıl Önce On Yıl Sonra vardı müzik dünyasında. Popçular bile arabeske yönelmişlerdi. Gerçi o dönem popçu tanımı yoktu daha, Türk Hafif Müziği veya aranjman sanatçısı vardı.

Müziğimizdeki bu kısırlık da müzikseverleri Euro soundlu yabancı pop müzik dinlemeye itti. Hatta Türk Pop Müziğinin rehberi Hey dergisi bile tamamen yabancı müzik kaynaklı oldu ve tarihinde Hey dergisi, belki de bir müzik dergisi ilk ve son defa, Eurythmics kapaklı sayısıyla ikinci baskısını yapıp 100 bin satışına ulaşmıştı. Bu kadar satan başka bir dergi olmuş mudur ülkemizde bilmiyorum? Sonra yayın hayatına hala devam eden ve en uzun soluklu müzik dergisi ünvanını koruyan, tamamen yabancı müzik kaynaklı Blue Jean dergisi çıktı. Zaten Batı'daki gibi uzun süreli hiçbir müzik dergimiz olmadı.

90'larda 18 yaş gurubuna hitap eden pop müzik dergileri çoğunluktaydı o dönemin müziğine uygun olarak. 2000'lerde Billboard, Rolling Stone gibi yetişkin gruba hitap eden dergiler çıktı ama onların ömrü de birkaç yıl sürdü. Artık günümüzde dergi yerine kişisel müzik blogları yaygın.

Bir dinleyici olarak en büyük sıkıntım hiçbir zaman ciddi bir müzik listemizin olmaması olmuştur. 70'lerde 45'lik plak döneminde listelerimiz olmuş ama, plak dönemi bitince hiçbir zaman satışa dayalı sağlıklı bir listemiz olmamıştır. Televizyonların, radyoların keyfi listelerine mahkum kalmışızdır hep. Onlar da birbirini hiç tutmamıştır. Çünkü parayı veren listenin zirvesine oturmuştur. Gerçi İngiltere dışında Amerika veya başka ülkelerin listeleri de sadece satışa dayalı değil, radyolarda çalınma oranları da baz alınıyor ama, bizde sorun olan ortak bir ulusal müzik listesinin olmaması.

Kim ne derse desin yabancı pop müzik 80'lerde tavan yaptı o dönemin müziği küçümsense de. Hala geçmişe gidildiğinde önce 80'ler akla geliyor. Michael Jackson, Madonna, George Michael, Wham, Cyndi Lauper, Modern Talking, Duran Duran, A-ha, Depeche Mode, Falco, Kim Wilde, Bananarama, Laura Branigan, Alphaville, Opus, Eurythmics, Boy George, Tina Turner, Gazebo, Sade, Whitney Houston, Bad Boys Blue, Europe, Bon Jovi ilk aklıma gelenler bir solukta sıralayabileceğim. Gruplar daha ağırlıktaydı.

90'lara, Aşkın Nur Yengi ve Yonca Evcimik'e kadar yabancı müzikle idare ettik. Doksanlarla birlikte müzik artık kaset üzerinden satılıyordu. Tiraj olarak müzik dünyası bir patlama yaptı ama düzenleme olarak en vasat dönemini yaşadı. Adını zikretmek istemediğim bir aranjörün tek sesli düzenlemeleriyle vücut buluyordu melodiler artık. Şarkılarda giriş aynı, mırıldanış aynı, bitiş aynıydı. Ruh yoktu yani. Patlamayı yapan da belki teknolojinin gelişmesiyle müziğin tek kişiyle de üretilebilmesiydi. Çünkü her isteyene albüm yapılıyordu neredeyse. O yüzden tek albümlük sanatçı çoktur o dönemden.

Müzikte düzenleme bir şarkının dinlenebilir olmasının en büyük unsurudur. Çok kötü bir şarkı bile iyi bir düzenlemeyle yeniden yaratılıp dinlenebilir hale getirilebilir. Şarkıyı birbirinden ayıran da düzenlemedir. 90'larda da bazı istisnalar dışında sanki birbirinin benzeri şarkılar dinliyormuşsun hissi vardır zaten.

Müzik ekip işidir bir kere. Tek kişilik işle sözlerinde farklılık yaratabilirsin ancak bir şarkının. "70'lerdeki Nükhet Duru-Cenk Taşkan-Mehmet Teoman-Onno Tunç-Ali Kocatepe grubunun yaptığı işlerin ruhunu yakalayan başka bir ekip olmuş mudur acaba?" diyeceğim ama, ekip bile olmamıştır. Buna en yakın Melih Kibar-Çiğdem Talu işbirliğidir.

Bu birbirinin benzeri işler 90'lar müziğini de tüketmiştir ve müzik bu sefer rock'ta soluklanmıştır ülkemizde. Belki de müzik tarihimizin yüz akıdır 2000'ler müzikalite olarak. Eurovision'da bile ülkemizi artık rock'çılar temsil etmektedirler.

Artık kaset de bitmiş, hatta tamamen CD formatına geçilmiştir. İnternetle beraber müzik satışları da yavaşlamış, 2000'li yılların sonlarına doğru ticari anlamda durma noktasına gelmiştir. Müzikçiler önceden CD korsanlığından yakınırken, şimdi albümler satışa sunulmadan internet üzerinden paylaşılabiliyor çünkü. E insanlar da haklılar. Asgari ücretin açlık sınırının altında olduğu bir ülkede, neden bir günlük yövmiyelerini müzik albümlerine yatırsınlar ki bedava dinleme imkanları varken? Üstelik sanata, müziğe verilen değer ortadayken.

2010'larda artık hayran kitlesi çok olanlar dışındaki sanatçılar albüm çıkaramamaktalar. Çünkü satmayınca yapımcılar sanatçılara albüm yapmamaktalar kendilerince haklı olarak. Albümler sanatçıların piyasada yapacağı işin ve dolayısıyla kazanacağı paranın reklamı amacıyla yapılmakta. Hatta sanatçılar şirketlerden hiç para almadığı gibi, konser kazançlarından pay ödemekteler müzik şirketlerine.

Müziği gerçekten seven bazı sanatçılar da kendi imkanları dahilinde albüm yapmaktalar ama kendi müziğini üretemeyip başka besteci ve söz yazarlarına muhtaç olanlar, masrafı düşürmeye çalışırken kalitesizliğe mahkum olmaktalar. Sevgilisi zengin olan mankenler artık albüm çıkarmakta, sesine ve yorumuna hasret kaldığımız sanatçılar köşelerine çekilmekteler. Oysa Batı'da bir sanatçı ölünceya kadar sanatıyla uğraşabilmektedir.

Ve gele gele gene 70'lerdeki 45'lik plak dönemine geldik ve bu plakların yerini günümüzde artık single dediğimiz tek veya iki şarkılık CD'ler aldı. Aynı 70'lerdeki gibi, albüm çıkaranlar single yapanlara "Ben albüm sanatçısıyım." diye laf sokuşturuyorlar, gerçek sanatçının albüm çıkarması gerektiğini iddia ederek.

Bu gidişle materyal olarak müziğin kaydedilip satışa sunulması sadece arşivciler için yapılacak. Çünkü bir albüm en fazla 5-10 bin satmakta. Zaten dijital olarak satışlar çoktan başladı. Bazı single'lar piyasaya bile verilmeden, internet üzerinden sadece dijital olarak satılmakta. Bulunduğum şehirde bir mağaza zinciri dışında sadece bir yerde satılmakta müzik albümleri. Oraya da bazı albümler satılmayacağı için gelmemekte, ancak sipariş üzerine getirtilmekte. Çünkü albümler de internet pazarlarından alınıp-satılıyor artık.

Çocukluğumdan beri bir pikabımın ve plaklarımın olması en büyük hayalimdi. Plak dönemi insanı olmadığım için plaklar hep uhde olarak kaldı içimde. Abimin bir pikabı vardı ve benim ilk tanıştığım plak, Selda'nın "Mapushanelere Güneş Doğmuyor" plağıydı. Tekrar tekrar iğneyi koyarak dinliyordum bu plağı. Beni etkileyen şarkının mesajı veya güzelliği değildi tabi. Sadece Selda'nın soprano sesiydi.

Şimdi arşivim tabi ki çok geniş hem orjinal albümler olarak, hem de internet sayesinde sahip olduğum plak dönemine ait albümler olarak. Bugünlerde o plakları CD formatına dönüştürmekle meşgulüm. Aktarma yaparken de 70'lerin, hatta az da olsa 60'ların şarkılarını yeniden keşfediyorum. En çok da 70'leri beğeniyorum Türkçe pop olarak.

Müzik internet sayesinde ulaşılabilir hale geldi ama müzik bitti. Ancak geçmişle idare ediyoruz. Günümüz Türkçe Pop'ları ne yazık ki beni de fazla açmıyor. Bu söylediklerim tabi ki dinlediğim müziklerin çok azını oluşturan Türkçe Pop için geçerli. Yoksa aşığı olduğum Brit Pop bütün muhteşemliğiyle devam ediyor.

Müziğe yatırım yapılmayıp sadece para kazanmak amacıyla emek verildiği için, müzikle para kazanma yolları tıkanınca müziğimiz de bitme noktasına gelmiştir. Müzikten hiç para kazanılmasa bir çoğunun bu işi yapmayacağından adım gibi eminim. Müzik-sanat gönül işidir, bacak-göğüs yoluyla veya kitleleri peşinden sürükleyerek umut-hayal tacirliği yapmak değildir.

Halil Kandok

20 Ağustos 2011 Cumartesi

'Oryantal alzheimera iyi gelir'

Monaco kraliyet ailesinin dans eğitmeni Lale Roche, oryantalin alzheimer hastalığına karşı etikil bir yöntem olduğunu söyledi.

Monaco kraliyet ailesine dans eğitimi veren, ''Prens ve prenseslerin dansçısı'' olarak tanınan Lale Roche, spor ve dans figürlerini harmanlayarak geliştirdiği ''gym-oryantal'' sayesinde birçok öğrencisinin bağırsak sorunu ve bel rahatsızlıklarından kurtulduğunu, alrıca oryantal dansın ise özellikle alzheimer hastalığına çok iyi geldiğini öne sürdü.

Küçük yaşlarda amatör olarak başladığı dans hayatında ip cambazı olan babası ve kanto sanatçısı olan büyükannesinin destekleriyle profesyonelleşen, Fransa'nın başkenti Paris başta olmak üzere birçok kentte, üniversitede ve dans merkezlerinde ünlü isimlere dans eğitmenliği yapan Lale Roche, Monaco kraliyet ailesine dans eğitimi vermesi dolayısıyla ''Prenslerin ve prenseslerin dansçısı'' olarak da tanınıyor.

Antalya'da bir otelin SPA merkezinde terapi ve dans dersleri vermeye başlayan Lale Roche, spor ve oryantal dans figürlerini birleştirerek geliştirdiği ''Gym-oryantal'' adlı dans çalışması hakkında bilgi verdi.

Lale Roche, henüz 1,5 yaşındayken dansa olan ilgisinin ailesinin dikkatini çektiğini, bundan dolayı 9 yaşındayken amatör olarak dans hayatına başladığını söyledi.

Roche, babasının cambaz, büyükannesinin ise kantocu olduğunu belirterek, ''Ailemin desteği otomatik olarak oldu. Öyle bir ortamın içinde olup da dansla ilgilenmemek olmazdı herhalde'' dedi.

Dansın, hayatının her anında sığınacak bir liman olduğunu ifade eden Roche, ''Hastalanıp ağrım olduğunda, aşık olup ağladığımda hep kendimi dans ederken buldum. Daha sonraki araştırmalarımda dansın özellikle doğu medeniyetlerinde bir terapi olarak kullanıldığını da gördüm'' diye konuştu.

''KRALİYET AİLESİNDE YAŞADIKLARIM MESLEK SIRRI''

Dansla ilgili çalışmalarını geliştirmek amacıyla bir süre sonra yurtdışına gittiğini ve yaptığı çalışmalar sonucunda Paris'te ders vermeye başladığını dile getiren Lale Roche, ''Daha sonra Monaco'ya geçtim ve kraliyet ailesine dans dersleri vermeye başladım. Kraliyet ailesinde özel ders verdiğim isimler çok soruluyor ama bunlar meslek sırları. Prenslerden tutun da birçok önemli isimle birlikte çalıştım. Aralarında en ilginç olanı 90 yaşlarında oryantal dans alan kraliyet ailesi mensubu bir kadındı. Oldukça istekli olduğu için başarılı da oldu. Hatta ona Türkiye'den oryantal dans kıyafetleri alıp gönderdik'' ifadesini kullandı.

Roche, doğu kültürünü tanıtmanın ayrıcalıklı bir şey olduğu batıda oryantal dansa sanat, sağlık ve terapi olarak bakıldığını ve büyük saygı duyulduğunu bildirdi.

Hareketi sevmeyen insanların çoğunlukta olduğu toplumlar için en idealinin dans olduğunu belirten Roche, dans sayesinde vücudun yapması gereken birçok hareketin gerçekleştirildiğine, bunun da sağlık açısından önemine işaret etti.

Roche şöyle konuştu:

''Ben de vücut için gerekli hareketleri dansla birleştirdim. Norveçli fizyoterapistlerle yaptığım çalışmalar sonucunda dans figürleri içerisine doğru hareketleri de yerleştirerek çaktırmadan 'Aslında sizi dans ettiriyorum' diyerek vücudun yapması gereken hareketleri yaptırıyorum. Monaco'da öğrencilerim genelde doktor, öğrenci, iş kadınlarıydı. Çalışmalar sonunda 'Sizinle çalıştıktan sonra bağırsak sorunlarım yok oldu' diyenler oldu. Ben de bunu araştırmaya başladığımda nörogastroenterolojide oryantal dans figürlerinin yer aldığını gördüm. Bunları biraz daha geliştirdim ve adını 'gym-oryantal' koyduğum dansla Avrupa'da bir farklılık yaratarak Türkiye'ye getirdim.''

ALZHEİMERA KARŞI ORYANTAL DANS İDDİASI

Roche, ''Gym-oryantal'' adı altında kendi geliştirdiği dansla birçok öğrencisinin bağırsak sorunu ve bel rahatsızlıklarından kurtulduğunu savunarak, dansla sağlıklı bir şekilde birçok kişinin de kilo verdiğini iddia etti.

Oryantal dansın en önemli etkilerinden birinin de alzheimera karşı olduğunu öne süren Roche, ''Vücudun değişik bölgeleriyle 5-6 hareketi aynı anda yapmayı gerektiren dans, özellikle alzheimer hastaları için de çok önemli. Prof. Dr. Mehmet Öz'ün, televizyon programlarında da belirttiği gibi, alzheimer hastalığına karşı dans son derece etkili bir yöntem olabiliyor'' diye konuştu.

NTV

10 Ağustos 2011 Çarşamba

DENİZLİ'DE DANS KURS VEYA OKULLARI

Ritmik Dans Gençlik ve Spor Kulübü Derneği

Çaybaşı Caddesi, Becer Apt. No:43

Denizli

Tel: 0258 - 265 22 25

Cep : 0 554 880 98 90

http://www.ritmikdans.tr.gg/


20.Cadde Dans Okulu

Salsa, Tango, Bachata, Cha-Cha,
Roman, Zeybek, Kolbastı, Hip-Hop, Break Dans
Aerobik, Fitness, Plates

Kuşpınar Mah.Emek Cad.1293 Sok. No: 133 Kat Kural Apt.Zemin

Denizli

Tel: 0 535 688 23 10 - 0 554 308 35 55

http://www.20caddedansokulu.com/


Çengi Sahne Sanatları ve Dans Merkezi

Salsa, Batchata, Tango, Zeybek, Harmandalı, Bale, Çengi, Düğün

Kıbrıs Şehitleri Cad. No:119

Denizli

Tel: 0 258 211 42 66


DoReMi Piyano Kültürevi

Erken Müzik Eğitimi (Carl Orff Öğretisi)
Dans, Bale
Piano, Gitar, Bas Gitar
Şan (Ses Eğitimi)
Konservatuvara hazırlık
Müzik Okullarına Hazırlık
Anadolu Güzel Liselerine Hazırlık

Doğan Demircioğlu Caddesi 6202 Sokak No: 2 Kat: 2

DENİZLİ

Tel : 0258 213 33 93

 http://www.doremipiyano.com/


Not: Dans kursları tanıtımları sadece iyi niyet dahilinde dans severlere yardmcı olmak amacıyla karşılıksız yapılmaktadır.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Kadınların taptığı balet

New York Amerikan Bale Tiyatrosu’nun baş dansçısı, dünyaca ünlü İtalyan balet Roberto Bolle İstanbul’daydı. Kraliçe Elizabeth ve Papa II. Paul gibi ünlü isimler için sahneye çıkan Bolle’yi havaalanında çok sayıda hayranı çiçeklerle karşıladı. Bu ay sahneleyeceği ‘Roberto Bolle and Friends - Roberto Bolle ve Arkadaşları’ gösterisi öncesinde Bolle’yle buluştuk

Nasıl başladınız baleye?

- Kaportacı bir baba ve ev hanımı anenin dört çocuğundan biriyim. Ailemde sanatçı yok ama dans benim için bir tutku oldu. Bunu fark eden ailem altı yaşımdayken beni bir bale okuluna gönderdi. Yeteneğim ortaya çıkınca Milano’daki dünyanın en meşhur operası La Scala’nın bale okuluna yazdırdılar. Başta gitmeyi hiç istemedim. 11 yaşında bir çocuk olarak tek başıma Milano’da yaşamak zor geldi. İlk üç yıl sık sık geri dönmeyi düşündüm, sonra alıştım. Bir yandan normal okula bir yandan da bale okuluna gidiyordum. Dans etmeyi o kadar çok seviyordum ki, benim için İtalya’nın en parlak öğrencileriyle eğitim almaktan bile daha önemliydi. Herkesin hayalini kurduğu bir yerde büyük dostluk ve rekabetler gördüm. Sonunda azim, çalışma ve disiplinle aralarından sıyrılıp bulunduğum yere geldim.

Dansta estetik ve sağlam bir fizik çok önemli. Bunu korumak için neler yapıyorsunuz?

- Baleyi meslek yapınca dans bütün hayatınız oluyor. Sabah 08.00’de kalkıyor, 09.00’da tiyatroda oluyorum. Bir saat ısınma ve esneme yapıyoruz. Ardından bir buçuk saat antrenman ve beş saat da provalar devam ediyor. Oynadığım oyuna göre, ihtiyaç duydukça fizik terapi yapıyorum. Kaldırma hareketi çok olduğunda ağırlık çalışıyorum. Haftada bir-iki saat de masaj yaptırıyorum. Yediklerime çok dikkat ediyorum. Baharatlı, kızarmış yemekler yemiyorum. Et çok az yiyorum. Balığı tercih ediyorum. Çoğunlukla sebze, yeşillik ve meyveyle besleniyorum. Sigara ve içki kullanmıyorum.

YAŞLA İLGİLİ ENDİŞEM YOK

Yasak şeyleri yemek istediğiniz hiç olmuyor mu?

- Yoğun fiziksel çalışmanın sonunda aslında istediğiniz her şeyi yiyebilirsiniz. Yasak yok. Fakat bir zaman sonra sizin için en iyi şeyin ne olduğunu anlıyorsunuz. İstersem kızartma da yiyebilirim ama ertesi gün kendimi iyi hissetmiyorum. Bu da performansımı etkiliyor.

Bu kadar kendinizi adamaya rağmen, bale belli bir yaşa kadar yapabiliyor. 36 yaşındasınız ve performansınızla ilgili bir endişe duyuyor musunuz?

- 60 yaşında hala dans eden baletler var. Ne kadar devam edebileceğiniz fiziğinize ve tutkunuzu seyirciye aktarıp aktaramadığınıza bağlı. Eğer keyif almaz hale geldiyseniz zaten bırakırsınız. Şu anda öyle bir endişem yok. Bıraktıktan sonra da gençlere eğitim verebilirim, bir bale topluluğu yönetebilirim. Tabii en güzeli sahnede olmak.

Danstan geri kalan zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Öyle bir zamanım yok! New York’ta yapacak çok şey var ve ben hiçbirini yapamıyorum. Bir gösteri izlemek veya sergi gezmek istiyorum. Fakat tüm gün süren provaların sonunda sadece eve gidip dinlenmek istiyorum. New York’ta olup da her şeyi kaçırıyor olmaktan üzülüyorum. Bir yandan da biliyorum ki şimdi gezmenin değil, en iyisi olmak için çalışmanın zamanı. Herşeyi aynı anda yapamazsınız.
İSTANBUL’DAKİ İLK KEZ SAHNE ALIYOR

Roberto Bolle, 20 ve 21 Temmuz’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda ‘Roberto Bolle and Friends - Roberto Bolle ve Arkadaşları’ gösterisiyle sahne alacak. Zorlu Center’ın ana sponsorluğunda düzenlenecek gösterinin biletleri www.biletix.com’da ve 60- 475 lira arasında değişiyor. Ayrıca eğer 20 Temmuz’daki gösterinin biletlerini Açık Kapı veya Bir Dilek Tut Make-A-Wish Türkiye Derneği’nden alırsanız gelirin bir kısmı çocuklar yararına kullanılıyor.

Zeynep BİLGEHAN - Hürriyet

10 Mart 2011 Perşembe

'Dans ederek kendimi tamamlıyorum'

Geçirdiği kaza sonrası tekerlekli sandalyeye mahkûm kalan balet Memet Sefa Öztürk, 5 yıl aradan sonra sahnedeydi...

İstanbul’da 2006’da geçirdiği trafik kazası sonrası tekerlekli sandalyeye mahkûm olan balet Memet Sefa Öztürk, 5 yıl aradan sonra Mersin Devlet ve Opera Balesi’nde prömiyeri yapılan “İlişkiler” adlı eserde rol aldı. Öztürk, “2006’da her şey yarım kaldı. Ben hâlâ o yarımı dans ederek tamamlamaya çalışıyorum” diyor.

Memet Sefa Öztürk (31), 14 yaşındayken, İzmit’te ailesiyle yaşadığı sırada izlediği bir eser sonrası dans etmeye karar vermiş... Ailesini ikna ederek özel bir merkezde dans eğitimi almaya başlamış. Bu tutku da onu baleyle tanıştırmış...

Öztürk, “Balet olmaya karar verdiğimde eğitimimle ilgili sıkıntı ortaya çıktı. Meslek lisesi torna tesviye bölümünden mezundum. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yetenek sınavlarına girdim” diyor o günleri anlatırken... Sınava girdiği dönemde 1999 Kocaeli depremini yaşadıklarını ve oturdukları binayı ağır hasarlı olarak terk ettiklerini belirten Öztürk, “Hayatla mücadelem o dönemde başladı. Ben İstanbul’a gidince ailem uzunca bir süre karavanda yaşadı” diyor.

Kazandığı klasik bale bölümüne girdiğinde seviyesinin yetersiz olduğunu gördüğünü Öztürk, şöyle devam ediyor:

'BU ADAMDAN BALET OLMAZ'
“Konservatuvara girmek için 19 geç bir yaştı. ‘Seviyen üniversite için yeterli değil’ denilince konservatuvar bünyesinde liseyi yeniden okudum. Ardından üniversite bölümüne geçiş yaptım ve 4 yılda başarıyla bitirdim. Geç kalmışlığı kapatabilmek için herkes 3 saat çalışıyorsa, ben 9 saat çalışıyordum. ‘Bu adamdan balet olmaz’ dediler ama 5 yıl sonra 2004’de bunu söyleyenler beni alkışlıyorlardı. Bu benim için en büyük hazdı. Üniversite ikinci sınıfta iken 24 yaşında devlet opera balesine kabul edildim.”

Ancak genç baletin yaşamı 2006’da, mezuniyet gecesinde geçirdiği talihsiz motosiklet kazası sonrası tamamen değişmiş... Yaşamını tekerlekli sandalyeyle sürdürmek zorunda kalan Öztürk, uzun süren tedavi sürecinin ardından yeniden dans etmek için mücadeleye başlamış. İzmit Şehir Tiyatroları’nda oyunculuk yapmış. Dünya Dans Günü’nde kendi yaptığı bir koreografiyle sahne almış, farklı projelerde görevler üstlenmiş.

'MÜCADELE ŞİMDİ BAŞLADI'
Memet Sefa Öztürk, “2006’de her şey yarım kaldı. Ben hâlâ o yarımı dans ederek tamamlamaya çalışıyorum. Şu anda bale yapmıyorum. Çünkü bale tüm bedenle yapılan bir sanat. Ama dans ediyorum. Dans etmek bedensel bir anlatımsa eğer, vücudumun çalışan bölümüyle buna devam ediyorum” diyor.

Öztürk, mücadelesinin sonunda Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, Mehmet Balkan ve Haldun Dormen’in hassasiyeti üzerine İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ne bağlı Beyhan Murpy’nin kurduğu İstanbul Modern Dans Topluluğu’nda sözleşmeli personel olarak çalışmaya başlamış. Sevdiği işi yaptığı için mutlu: “İlerleyen süreçte kadro gelir diye ümit ediyorum. Fakat mücadele aslında bu anlamda da yeni başladı. Asıl hareket zamanı şimdi. Genç arkadaşlarıma daha verebileceğim bir sürü şey var.”

'BAŞARDIKÇA BAŞARMAK İSTİYORUM'
Başarı üzerine kurulu bir hayat yaşadığını anlatan Öztürk, “Başarılı olursan istediğin şeyler sana zaten geliyor. Tek hayalim başarılı olmak. Başardıkça başarmak istiyorum. Çünkü bir şeyi başarıp da onu yıllarca konuşamazsın. Mutlu olursun biter. Onun için yeni başarılara koşmak lazım” diyor.

Yıllardır şiir yazdığını da vurgulayan Öztürk, “Bu şiirleri kitap haline getirmeyi çok istedim. Ama basacak yayın evi bulamadım. Umarım bir gün bunu da başarırım” diye konuşuyor.

AA

1 Ocak 2011 Cumartesi

Tango: Tutku, Hüzün ve Kırmızının Dansı


Çok sessiz, çok sesli, işçi sınıfının çaresizliğiyle genelev kapılarında doğdu, salonlara taşındı, Arjantin darbesi kovaladı, darbe kovalanınca geri döndü, Türkiye'ye resmen Atatürk'le girdi.

Gece karanlık, gizemli bir yolun daha en başındasınızdır. Duş alıp en güzel parfümleri sıkar ve size en yakışan kıyafetlerinizi giyersiniz. Temizlik, hoş kokular makyaj, saçlar, simli payetli ve rengarenk kıyafetler gecenin loş ışıklarında kaybolmamanız için çok ama çok önemlidir.

Sakın dişinizi fırçalamayı unutmayın. Ve tabii ki Tango ayakkabıları... Birazdan karşı cinsten biriyle çok yakın temasta bulunacaksınız. Milonganın yapılacağı yerden içeri girdiniz. Uzaktan gelen tango müziği ritm duygunuzu uyandırmaya yetti.

Nihayet tek gidiş biletinizi alıp salondan içeri girdiniz. Bir tango yolculuğu başladı. İçeride sizin gibi pek çok yolcu var. Bu gece uzun. Bir o kadar da kısa. Çünkü bu yoldan bir daha hiç inmek istemeyeceksiniz.

Büyü ve nezaket
Masanızı bulup oturdunuz. Dans eden bedenler ve büyüleyici figürler.

Dansa kaldırıldınız ya da siz birini dansa kaldırdınız. Tanışıyor olmanız şart değil. - sadece tangocuların bildiği - Çeşitli nezaket kuralları var uymanız gereken.

Mesela dans etmeye başladığınız kişiyle dans hoşunuza gitmedi mi, en azından iki parçayı sonlandırmanız gerek. Ya da eğer dansın sonunda teşekkür ederseniz bu 'Yeterince dans ettik. Daha fazla dans etmek istemiyorum' demek.

Sakın ha dans etmekten çok hoşlandığınız birine dansın arasında 'teşekkür ederim' demeyin. Yoksa kendinizi bir anda dans pistinin dışında bulursunuz.

Peki tangoyu diğer danslardan ayıran şey ne? Tutku, hüzün, ve kırmızının dansıdır tango...

Dokunmak!
Arjantin kültürünün kuşkusuz dünyaya en büyük katkısı tango dansıdır. Dans eden, tangoya tutkuyla bağlanan insanların ortak duygusu artık onsuz bir hayat olmayacağı üzerinedir.

Zaman içinde körelmeyip daha da büyük bir tutkuya dönüşmesi tangonun içyapısından kaynaklanır. Latince kökeni 'tangere'; dokunmak anlamına gelen bu dans, karşındakinin sadece bedenine değil ruhuna da dokunduğuna işaret ediyor...

Bu dokunuş, bir süre sonra yaşam biçimi haline gelir, daha çok tango müziği dinlenmeye, daha çok Tango Gecesi'ne gidilmeye ve Tango çizgisinde giyinilmeye başlanır. Bu bir çeşit bağımlılıktır artık...

Genelev kapılarından
19. yüzyılda büyük umutlarla Latin Amerika'ya göçen işçi sınıfının hayal kırıklığı ve bunalımlarının içinden, genelev kapılarında doğan tango müziği ve dansı içinde barındırdığı tutkuya ve aşka olan özlemi ile evrensel bir dili, karma bir kültürü yansıtıyor aslında.

Eva Peron'un tangoya olan tutkusu bu dansın bir tür salon dansına dönüşmesine yol açtı, söz yerini bulursa, legalleştirmiş, avam sınıftan üst sınıfa terfi ettirmişti. Daha öncelerde ucuz batakhanelerde yapılan bu dans bir süre sonra iyice popüler hale geldi ve dünyaya mal oldu.

Resmen Atatürk'le
Peki ya Türkiye'de Tango? 1920'lerde çokça popüler olan bu salon dansı ve müziği aslında gerçekten de resmi anlamda Atatürk'le başlıyor.

1920'lerin ortalarında Türkiye'de duyulmaya başlayan tangolar sözleriyle masum ve platonik aşkları anlatıyor ve Türk müziğinden esintiler taşıyan melodileri ile uzun yıllar müzik yaşantısının tek egemeni haline geliyor.

Bu aşamada Necip Celal'in 1928 yılında yazdığı ilk tangosu "Mazi"nin 1932'de Seyyan Hanım tarafından plağa okunması ile başlayan sürecin etkisi yadsınamaz.

Tango bir dönem Türkiye'de öyle sevilmiş ki aslında eski ve unutulamayan bir sevgiliyi anlatıyor olmasına rağmen La Cumparsita düğünlerin vazgeçilmez açılış parçası oldu.

Askeri darbeyle yasak
1950'li yılların sonlarına doğru bütün dünyada önemini yitirmeye başlar tango... İkinci Dünya Savaşı'na kadar zirvede olan tango, bu dönemden sonra, politik nedenlerle gerileme sürecine girdi.

Özellikle de 1955'de Peron'un askeri darbeyle devrilmesi ve ardından birbirini izleyen askeri darbeler neticesinde dans salonları kapatıldı, dans etmek yasaklandı.

1980'lerin ikinci yarısına doğru Arjantin'de askeri cuntanın etkileri ortadan kalkarken tango da Buenos Aires'e eski görkemiyle geri döndü.

Cunta gitti, tango yeniden
Astor Piazzolla'nın müzikte başlattığı, ve kısa sürede dansa da yansıyan yenilikçi akım tangoya büyük bir zenginlik kazandırdı, Arjantin tango ve daha sonralarında Tango Nuevo dünyada ve Türkiye'de yeniden yerini buldu.

2000'li yıllarda tam da insanların birbirine yabancılaştığı ve mümkünse sıfır temasla bir yaşam sürdüğü şu yüzyılımızda, bu yabancılaşmaya bir çeşit isyan bayrağı açmaktadır Tangocular.

Çünkü iki insanın maksimum düzeyde iletişimidir tango. Hem duygular hem de bedenler kontakt kurar. İçinde konuşma barındırmayan ama çok sesli bir iletişim biçimidir çünkü. (BHÖ/BA)

Tango Hayattır
Tango emekçileri Erdal Atik ve Nora Şigaher anlatıyor; hem felsefi hem matematiksel, ruhun ve bedenin büyülü beraberliği...

Contacttango İdc. Kurucu ve eğitmeni Erdal Atik ve Partneri Nora Şigaher'e onlar için Tangonun ne anlama geldiği sorusuna kısaca 'hayat' cevabını veriyorlar.

Erdal Türkiye'de Arjantin tango yapan isimlerin önde geleni. Nora ise profesyonel tangocu. Beraber verdikleri tango derslerinde her yıl yüzü aşkın öğrenciyi dans edebilir hale getiriyorlar.

Çift İstanbul'da bu tutkuyu bulaştıran ana damarlardan biri... Erdal, Tangonun hem felsefi hem de matematiksel kurgusundan ötürü altının sağlam olduğunu söylüyor. Artı-eksi enerjilerin hem ruhsal hem de bedensel olarak biraraya gelişinin büyüleyiciliğini dile getiriyor.

Ve tangoda günlük hayattan hayal dünyasına kadar her şeyi bulabildiğimizi hatırlatıyor, tıpkı yaşamda olduğu gibi.

Nora kültürel ve sosyal açıdan geliştirici yönlerine vurgu yapıyor.

Kadına "cinsel obje" olarak bakan erkeğin tango yaparak vizyonunun gelişeceğinin altını çiziyor...



Milonga: Tangonun Özel Gecesi
Tango, tango vals ve milonga... Milonga Kadınları, güzellik, aşk...Tanda, Cortina, cabece....

"Onlar Kafka'nın böceğine dönüşüp, ince güçsüz bacakları ve kalın kabuklarına bakıp ağlayarak yok olmadılar.

"Milonga'nın tazeleyici gücü sayesinde bedenleri harabeye dönüşmekten, ruhları grinin soğuk tonlarına dönüşmekten, kurtuldu. Milonga Kadınları beyaz zambaklar gibi açan ışıltılı tene, ihtiras tomurcuklarının gizlendiği alev kırmızısı dudaklara, yıldız gibi parlak gözlere kavuştular.

"Arjantin'de, Türkiye'de ve daha birçok ülkede kadınların ibret verici bir mücadelesi oldu. Ezik bedenlerin ve ruhların hayata tutunup oradan yükselme mücadelesi. Bunu kim biliyor? "

"Bunu kim biliyor" sorusu bir kitap tanıtımından. Yanıt da Milonga Kadınları kitabında; sosyoloji profesörü Nilüfer Narlı "özgürlükleri ve hakları gasp eden otoritenin karanlığından dansın ateşi ve ışığıyla çıkanların" romanını yazdı. *

Zamanın akışının tersine

Tango, Tango Vals ve Milonga... Klasik tango müzikleri... Milonga hem müzik türü, hem de "Tango Geceleri"nin adı.

Milongalar genellikle geç saatte başlıyor, sabahın erken saatlerine kadar sürüyor. Zaman akışının tersine, bambaşka bir yaşam vardır orada.

Belirli kodlarla anlaşan tango dansçılarının dillerinden anlamanız için iyi bir eğitimden geçmeniz, bu dansa emek vermeniz gerekir.

Bu gecelerde ya özel seçilen, DJ.'ler banttan parçalar seçip çalıyor ya da orkestra canlı müzik yapıyor.

Aynı eşle tanda
Müzik parçaları genelde dörtlü veya beşli gruplar halinde çalınır. "tanda" adı verilen bu gruplar genelde aynı yıla ait müzik parçaları ile aynı orkestra veya bestekara ait eserlerden oluşur.

Böylece aynı tarz eserler bir araya getiriliyor ve çiftler seçtikleri "tanda"larda bir sonraki parçanın tarzını bilerek dans ediyor.

Her iki tanda arasında, tangodan farklı parçaların, on beş ile yirmi saniyelik bölümleri çalınınca pist boşalıyor. Bu araya cortina deniyor. Genellikle bir tanda esnasında partner değişmiyor, yine de beş parça dans etmek istenmezse en az üç parçaya dayanmak dansın "kurallarından"...

Dans mutlaka partnerlerin birbirlerine teşekkürüyle sona eriyor. Cortina sayesinde çiftler bir sonraki tanda için partner değiştirme imlanı buluyor.

Dansa davet göz temasıyla yapılır; bunun adı da cabece....

Konuşmak yok
Sessizlik dansta müziği paylaşabilmek için şart. Konuşmak yok.

Tangoda da dans pistinin akış yönü aynen tüm çiftli danslardaki gibi. Somut anlamda, dansta çiftler birbirleriyle çarpışmasın diye konulan pist yön kuralı soyut anlamda, dans edilirken zaman durdurmak amacıyla "saatin aksi yönü" şeklinde seyrediyor.

Dans etmeye karar veren bir çiftin, diğer çiftlerin dansa odaklanmasına engel olmayacak şekilde, boş bir alan bularak piste dahil olması beklenir.

Pistte dans eden çiftler arasında en az bir çiftlik takip mesafesi bulunuyor.

Çiftlerden biri diğer bir çiftin önüne geçmemek için pisti durdurmayacak şekilde dans ediyor. Yani gündelik hayattaki trafik kurallarının bir bölümü dans pistinde de geçerliliğini koruyor.

Dans et, eğlen!
O yüzden, herhalde Milonga Kadınları "sahici güzelliğin ve aşkın romanı".
Bengi Heval Öz

20 Aralık 2010 Pazartesi

Tüm zamanların en iyi dans sahneleri

1- Singin' in the Rain - Gene Kelly'nin unutulmaz performansı... İZLE

2- The Red Shoes - 1948 yapımı filmdeki ünlü bale sahnesi... İZLE

3- Pulp Fiction - Travolta ve Uma Thurman döktürüyor... ... İZLE

4- Top Hat - Fred Astair ve Ginger Rogers yanak yanağa dans ediyor... İZLE

5- Dirty Dancing - Final sahnesi Jennifer Grey ve Patrick Swayze... İZLE

6- Saturday Night Fever - Tabii ki John Travolta... İZLE

7- West Side Story - Batı Yakasının Hikayesi'nin proloğu... İZLE

8- Band of Outsiders... İZLE

9- Jailhouse Rock - Elvis Presley... Hapishanede dans... ... İZLE

10- Fantasia - Disney çizgi filmindeki hipopotamın dansı... ... İZLE

2 Ağustos 2010 Pazartesi

En iyi dansçı Nijinsky

İngiliz The Observer gazetesi gelmiş geçmiş en iyi 10 dansçıyı belirledi. Gazetenin dans eleştirmeni Luke Jennings'e göre, baleden çağdaş dansa, en unutulmaz performanslara imza atan dansçılar şöyle:
En iyi dansçı Nijinsky
1) Vaslav Nijinsky: 1890, Kiev doğumlu dansçı ve koreograf Nijinsky, St. Petersburg Bale Okulu'nda dans eğitimini tamamladı. Bale topluluğu Ballet Russes'da yer aldı. 20'li yaşlarının sonlarında ruh sağlığı bozulan Nijinsky, 1950'de öldü.
2) Josephine Baker: 'Siyah inci' lakaplı ABD'li dansçı özellikle 1920'lerde Fransa'da caz müziğin yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. II. Dünya Savaşı'nda Fransa'daki Alman işgali sırasında askeri birliklere gösteriler yapan Baker, savaş sonrası insan haklarıyla ilgili eylemlere katıldı.
3) Fred Astaire: ABD'li dansçı, Londra ve New York'ta 1930'larda Ginger Rogers'la beraber yer aldığı müzikal komedilerle tanınıyor.
4) Michael ClarkClark'ın kariyerini birkaç kelimeyle şöyle özeleyebiliriz; punk stilindeki saldırgan koreografisi, eroin bağımlılığı ve yeniden yükseliş... Michael Clark en iyi performansını 1979'da henüz 17 yaşındayken katıldığı Londra'daki Rambert Bale Okulu'nda sergiledi. Burada sanat direktörü Richard Alston'ın ilham kaynağı haline geldi.
5) Yuri SolovievSavaş sonrası Leningrad neslinin en iyi erkek dansçılarından biri olan "Kozmonot
Yuri" lakaplı Yuri Soloviev, zıplayışlarında uyguladığı mükemmel teknik ve görsellik ile tanınıyor. Dansçı, 1977 yılında kır evinde ölü bulundu. Kendisini başından vurarak intihar ettiği tahmin ediliyor.
6) Gelsey Kirkland1968'de 15 yaşındayken girdiği New York Bale Okulu'nda geçirdiği 6 parlak yıldan sonra Amerikan Bale Tiyatrosu'na katıldı. 12 yıl sonra geçirdiği travma nedeniyle anoreksiya ve kokain bağımlılığıyla mücadele etti. Bu yüzden sahneye veda etmek zorunda kaldı.
7) Nadezhda Pavlova1973 yılında adı sanı bilinmeyen 16 yaşında bir Sovyet bale öğrencisi, Uluslararası Moskova Bale Yarışması'na katılarak sıkı bir jürinin önünde ve profesyonel yarışmacılara karşı Fındıkkıran balesinden bölümler sergiledi. Pavlova'nın performansı o kadar neşeli ve büyüleyiciydi ki jüri üyeleri ona çok seyrek verilen büyük ödülü layık gördüler. Ne yazık ki bundan sonraki hikâyesi oldukça üzücüydü ve sıra dışı yeteneğini yeterince gösteremedi.
8) Carlos AgostaHavana'nın kötü mahallelerinden birinde 11 çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelen Acosta, işlediği suçlara ceza olarak bale sınıfına yazdırıldı. 1990 yılında, 17 yaşındayken, Lozan Bale Yarışması'nda altın madalya kazandı. Kübalı dansçı, büyük olasılıkla Nureyev'den beri erkekleri baleye özendiren en önemli isim haline geldi.
9) Altynai AsylmuratovaSt. Petersburg 150 sene boyunca bale dehalarının beşiği olmuştur, ancak buradan çıkan yıldız sanatçıların çok azı Asylmuratova ile birlikte dans etme şansına erişmiştir. Kazakistan doğumlu Altynai Asylmuratova, 1978 yılında, 17 yaşındayken, Kirov Balesi'ne girdi ve buranın en parlak dansçılarından biri oldu. 2000 yılında Vaganova Bale Akademisi'nin direktörü olarak atandı ve böylece dans kariyerine veda etti.
10) Alina Cojocaru2001 yılında Royal Bale'nin o zamanki direktörü olan Anthony Dowell, 19 yaşındaki Bükreş doğumlu Alina Cojocaru'yu baş dansçılığa terfi ettirdi. Terfi töreni Cojocaru'nun sahnede sergilediği bir performansının hemen ardından düzenlendi.